Avrupa'dan Osmanlı'ya: Kokunun Tarihi Yolculuğu
Kültür ve Dahası

Avrupa'dan Osmanlı'ya: Kokunun Tarihi Yolculuğu

sanatperver
sanatperver

Kültürlerin Ortak Mirası Mitolojik Kokular adlı içeriğimizde kokunun mitolojideki yerini incelemiştik. Bu içeriğimizde ise kokunun tarihi yolculuğuna beraber çıkacağız; hazırsanız başlıyoruz.

Endüstri devrimi gerçekleşmemiş olsa ve kokunun bin bir çeşidi ile haşır neşir olmasaydık şuan ne şartlarda yaşıyorduk, hatta nasıl kokuyor olurduk diye düşünmesi dahi bizlere oldukça garip gelebilir. İşte koku tam da bu noktada devreye girer; bize gerçekte kim olduğumuzu hatırlatır ve benzersiz duygulara sürekler durur. Bizi bu karışık duygularımızdan çekip çıkartacak olan şey kokunun hiçbir zaman unutmayan hafızasında yatar. Dünya üzerinde kötüsü ile insanı arkasına bile bakmadan kaçıran, iyisiyle kendine hayran bıraktıran bir şey varsa o da, kokunun ta kendisidir, o bizim doğal pusulamızdır.

Peki, eski zamanlarda da herkesin böyle güzel kokular kullanma daha doğrusu güzel kokabilme fırsatı var mıydı?

Kokunun Avrupa Tarihindeki Yolculuğu    

Malumunuz, geçmiş zamanlarda insanlar en temel ihtiyaçlarını gidermek için bile belirli bir sosyal statüye sahip olması gereken zor zamanlarda yaşıyordu ve temizlik-güzel koku sürünmek gibi olanaklar onlar için son sıralarda bulunuyordu. Daha doğrusu kimi şanssız kültürler hastalıkların mikropla üreyip çoğaldığından bihaberdi.  Bu öyle bir durum halini almıştı ki; Londra, Paris gibi son birkaç yüzyılın en büyük şehirlerinin ana caddeleri, nehirleri ve hatta sarayları bile dayanılmayacak kadar kötü kokularıyla ve çöpleriyle tüm dünyaya çoktan nam salar hale gelmişti. Şimdilerde sıklıkla kullanma şansına sahip olduğumuz güzel kokular ve parfümler o zamanlarda ise gerçek anlamda (içeriğinde bulunan etil alkol gibi) kullanılmıyordu. Daha çok macun, yağ gibi çeşitli şekillerde kullanımıma sunulmuştu ama zaten zar zor geçinebilen halk için güzel koku kullanabilmek ultra lüks bir durumdu. Hatta bu güzel kokulu maddeler soylu kesim tarafından bile pek bilinip önemsenmiyordu. Fakat güzel kokunun seyri kaderin cilvesi ile çok farklı bir yönde ilerleyecekti.

Bu içerik ilginizi çekebilir: 16. Yüzyıl Avrupa’sına Moda Yolculuğu: Turquerie Akımı

Philippe Mercier'in "The Sense of Smell" tablosu (1744–1747).

Fransa'yı Güzel Kokularla Tanıştıran Kraliçe: Catherine de Medici

Şimdi biraz geçmişe doğru uzanalım. 16. yüzyılın İtalya’sında dünyanın en ünlü ailesi olan Medici’ler yaşamaktaydı. Dönemin gerçek anlamda Jet sosyetesi olan bu soylu hane, zeki hamlelerle biricik kızlarını evlenmesi için Fransa’ya yollayıp, bir kraliçe olmasını istiyorlardı.  

Kokuların Kraliçesi Catherine de Medici 

Bu arada Catherine de Medici adlı müstakbel kraliçe adayı aynı zamanda güzel kokulara karşı bitmek tükenmek bilmeyen bir ilgiye sahipti ve istediği tüm esansları kolaylıkla bulabiliyordu. Ailesinin Arap yarımadası ile yaptığı ticaretler sayesinde de halkına bu mis kokulu esansların ne işe yaradığını öğretmekle meşguldü. Bir zaman sonra Fransa’ya varan genç kadın, kayınpederi olan kralla tanıştığı sırada saraydaki kötü kokuya daha fazla dayanamayarak kendini aristokratların kollarına atma suretiyle bir anda kendinden geçmesi de bir tesadüf olmasa gerek. (Kralın pek hoş kokmaması da kraliçenin bayılmasındaki en büyük etkenmiş tabii ki). Fakat her işte bir hayır vardır derler ya, müstakbel kraliçe ile beraber gelen İtalyan koku ustası Rene Le Florentin’in ürettiği pomanderler, Fransız sarayında öyle bir sükse yaratmış ki; (koku özlerinin içinde taşındığı taşınabilir küre) içerisinde bulunan mis kokulu macunlar, yağlar ve sular sayesinde güzel kokunun önemi kraliçe ve kokucusunun ileri görüşlü vizyonu sayesinde anlaşılmaya başlanmış. Şanslı İtalyan parfüm üreticisi de bu sektörel açığın ortasına adeta bir güneş gibi doğarak, Fransa’da kendi parfüm krallığını kurmuş ve koku üreticileri de sarayın sonsuz desteğini arkalarına alarak ülkeyi parfümün başkenti haline getirebilmek için çalışmalarına başlamışlar. Bir zamanlar çöpleri ve kötü kokularıyla ünlenmiş Fransızlar böylelikle meşhur esansları ve mis kokulu yağlarla anılan bir millet olarak tarih sahnesinde yerlerini almışlar. Evet; parfüm dünyasında kesinlikle biraz fazla ironi içeren bir gelişim oluyor bu.

Pomander

Osmanlı Döneminde Koku Kültürü Nasıldı?

Saraylarının odalarını, sokaklarını aynı zamanda birer tuvalet olarak gören Avrupalılar kötü koku, çöp ve bunlardan kaynaklı veba salgınları ile boğuşurken acaba bizim topraklarımızda koku ve temizlik ne anlama geliyordu? Şüphesiz ki İslam kültürünün katkısı sebebiyle Osmanlı’da temizlik ve güzel kokular sürünmek her zaman ön plandaydı ve halk bile güzel kokulara kolaylıkla ulaşabiliyordu. Düşünün; Avrupa’da her türden çöpü sokağa atmak serbest iken (yüksek topuklu ayakkabıların ne için icat edildiğini hepimiz biliyoruz), Osmanlı’da halkın kullanımına sunulan geniş bir ağa sahip umumi tuvaletler ülkenin her bir tarafına yayılmış vaziyetteydi. Yani dünyanın başka ülkelerine nazaran sokaklarımız, evlerimiz, saraylarımız halkımız ve devlet büyüklerimiz çok çok daha temizdi ve mis kokular sürünmeyi de çoktan alışkanlık haline getirmişlerdi.

John Frederick Lewis / The Harem 

Osmanlı'da Koku Kültürü Her Zaman Üst Seviyedeydi

Birbirinden güzel kokular aynı başka kültürlerde de olduğu gibi, Osmanlı şifahanelerinde ve günlük hayatta da sıklıkla kullanılırdı. İster yabancı ister halktan birisi olsun esans, macun, yağ gibi bulunması zor maddeler arandığı zaman akla hemen Mısır Çarşısı gelirdi. Nasıl gelmesin ki? Söylenenlere göre Mısır Çarşısı'nda o kadar çok bitki, ağaç kabukları, baharat ve parfüm çeşidi vardı ki; kente ziyarete gelen oryantalistler bu çeşitli kokulardan etkilenmeden edememiş ve kokuların sarıp sarmaladığı kenti eserlerinde sıklıkla anlatmaya başlayıp Mısır Çarşısı’nı dünya üzerinde bulunan yaşayan bir efsane haline getirmişlerdir. Fakat her şeyden öte, kokuların Osmanlı’da diplomatik ilişkilerinde de sıklıkla kendine yer bulmasının en büyük sebeplerinden birisi, Türklerin kokunun insan psikolojisinde ne denli önemli olduğunu bilmelerinden yatıyordu. Osmanlı Diplomatları kokuya olan bilgi ve ilgilerini yabancı ülkeden gelen krallar, vezirler ve elçiler için kullanmayı pek tabii ki herkesten önce akıl etmeyi başarabilmişlerdi. Bir düşünün; Fransa’dan ya da herhangi bir Avrupa ülkesinden gelen elçisiniz, ülkenizin durumu da malum ve sizi Türkler onca zenginliklerle beraber mis gibi gül suları ve amber kokulu buhurlar ile karşılıyor. "Aman Allah’ım bu imparatorluk çok güçlü ve çok zengin!" hissini vermeyi işte böyle başarıyorlardı. Kuvvetle muhtemel Osmanlı topraklarına ayak basan yabancı konukların burunları gerçek anlamda bir kültür şoku yaşamıştır ve bu güzel kokulardan oldukça etkilenmişler ve koku kullanımını örnek almışlardır.

Kokunun, bilimin desteği ile başka hangi değişimlere maruz kalacağı sürprizlere gebedir. Kokuyu anlatan onlarca hikâye, roman ve makaleler yazılabilir. Çünkü koku içinde sonsuz yaratıcılığı ve adı konulamayan duyguları barındırır. Hiç şüphe götürmeyen bir gerçektir ki burnumuz, binlerce yıldır vücudumuzun en çalışkan uzuvlarından biri haline gelmiştir. Bilim insanlarının yetişkin bir bireyin burnunun bir trilyon kokuyu algıladığını açıklaması buna en iyi örnek olup, aynı zamanda ne kadar da geniş ve bir koku yelpazesine sahip olduğumuzun soyut bir kanıtıdır. Bu yüzden çevremizdeki güzel kokuların zaman içerisinde gözlerimizle göremediğimiz ama bir o kadar da hayatımızda büyük etkileri olan bir ihtiyaç haline dönüşmüş olması da şaşırtıcı değildir. İster kötü kokuların üstünü örtmek, ister ferahlamak, ister cazibe yaratmak için kullanılan, üzerinden asırlar geçse bile insanın anılarını canlandıran kaç tane şey sayılabilir ki?

Ne kadar da anlamlı bir cümle söylemiş ünlü yazar Aldous Huxley:


Tarihin en çekici ve esrarengiz tarafı, değişen çağlarla birlikte her şeyin tamamen farklılaşması, fakat hiçbir şeyin değişmemesidir…’’

Kaynak: Kokular Kitabı / Vedat Ozan