Bir Oturuşta Okuyup Bitirebileceğiniz 10 Muhteşem Kitap
Kültür ve Dahası

Bir Oturuşta Okuyup Bitirebileceğiniz 10 Muhteşem Kitap

Rumeysa Erol
Rumeysa Erol

Durup da en sevdiğim kitapları düşündüğümde bu kitapların hep okuduğum en uzun kitaplar olduğunu fark ediyorum. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sı, Jack London'ın Martin Eden'ı, Michael Ende'nin Bitmeyecek Öykü'sü, Yaşar Kemal'in İnce Memed'i bunlardan sadece ilk aklıma gelenleri.

Kişisel olarak, bir kitap ne kadar kısaysa onu okumakta o kadar zorlanıyorum. Benim bakış açıma göre, kitaplar kısaldıkça akıcılıklarını kaybediyorlar. Bu bakış açısı, bir çırpıda okuyup bitirdiğim ama tadı hep damağımda kalan kısa kitaplara haksızlık ve henüz okumadığım kısa ama güzel kitaplara karşı da olumsuz bir önyargı içeriyor. Bu önyargıdan kurtulabilmek benim açımdan önemli çünkü önyargılar, bazı durumlarda yanıltıcı olabiliyor.

Ben de görece kısa sayılabilecek bu yönüyle de bir oturuşta okuyup bitirebileceğiniz ama içerik ve üslup itibarıyla hiç de çıtır-çerez olarak nitelendirilemeyecek son derece doyurucu 10 muhteşem kitabı hem kendi sığ bakış açımdan kurtulmak hem de sizlere kendimce öneride bulunabilmek için derledim. Herkese iyi okumalar dilerim.

Bilinmeyen Adanın Öyküsü - José Saramago

Listedeki bu en kısa kitabı değil oturarak ayakta bile çok kısa sürede rahatlıkla bitirebilirsiniz. Çünkü bu kitap sadece ve sadece 59 sayfa.

Saramago'nun öykü türündeki bu eseri, artık dünyada keşfedilecek yeni bir yerin kalmadığına inanılan bir dönemde geçiyor. Günün birinde ortaya çıkan isimsiz bir adam, bu genel kabulü reddeder ve bilinmeyen tek bir adanın kaldığını söyleyerek bu adanın keşfi için kraldan bir tekne talep eder. Bilinmeyen herhangi bir ada olmadığı ve zaten mevcut olan tüm adaların haritalarda görülebileceği düşüncesinde olan kral yine de kahramanımıza istediği tekneyi verir ve bilinmeyen adaya yolculuk başlar.

Sonuna geldiğinizde bir çocuk masalı gibi başlayan bu öykünün aslında kişinin kendini bulma yolculuğunu anlatan felsefi bir metin olduğunu çok iyi anlıyorsunuz.

"Kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin." -Bilinmeyen Adanın Öyküsü, José Saramago
Kahramanımız, bilinmeyen adaya yolculuğa çıkarken kullanacağı tekne için önce kralı ikna etmek zorunda. (İllüstrasyon: Fatinha Ramos / Yayıncı: Porto Editora)

Genç Bir Doktorun Anıları - Mihail Bulgakov

Mihail Bulgakov'un dokuz bölümden oluşan eseri, büyük ölçüde yazarın Rus Devrimi öncesinde bir tıp mezunu olarak kendi deneyimlerini içeren otobiyografik bir eserdir. Karlı Rus steplerini arka planına alan yazar, yeni mezun olmuş genç bir doktorun görev sebebiyle ücra bir kasabaya gelişini ve bu kasabada karşılaştığı türlü zorlukları anlatmaktadır. Eserin en çarpıcı bölümlerinden biri olan Morfin'de, esas doktorumuzun bir meslektaşının trajik hikâyesi anlatılır. Dr. Polyakov, ağrılarını dindirmek için kullandığı morfinin bağımlısı olmuştur. Uyuşturucu madde bağımlılığının vücuda etkilerinin hiçbir detayı atlanmadan en ince ayrıntısına kadar işlendiği bu kısımda okuyucunun tüylerinin diken diken olmaması imkânsız.

Tatar Çölü - Dino Buzzati

Dino Buzzati’nin bu romanında; Giovanni Drogo isimli baş karakter, askeri görevi için Tatar Çölü'ndeki Bastiani Kalesi'ne tayin edilir. Fakat genç teğmen, bu unutulmuş yerde uzun süre kalmaya niyetli değildir. Kaleden bir an önce ayrılmak ister ama bu isteğini gerçekleştirmek için de bir türlü harekete geçemez. Her günün bir diğerinin aynısı olduğu bu monoton hayattan kurtulmak için bir işaret bekleyen Drogo'nun beklediği o işaret, tüm yaşamı boyunca gelmesini beklediği "o an" hiçbir zaman gelmez; hatta daha da kötüsü o beklerken günler, aylar ve hatta yıllar geçmiştir.

Bu kitabı Covid-19 salgının dünyamızı altüst ettiği 2020 yılının ortalarında okudum ve gelecekte de herhangi bir konuda bu kadar iyi bir zamanlama yakalayabileceğimden emin değilim. Karar anlarından sürekli kaçmaya çalışan biri olarak kitap boyunca kendimi sürekli Drogo'nun yerine koydum ve zaman, her ne kadar akışkan bir madde olsa da hayatta yol almanın ne kadar zor olduğunu düşündüm.

Ve unutmadan; bir kitap olsaydım, Tatar Çölü olurdum.

"O zamana değin, çocukken insana sonsuz gibi görünen bir yolda, yılların yavaş yavaş ve hafifçe geçtiği, böylece hiç kimsenin akıp gittiklerinin ayırdına varmadığı bir yolda, hep ilk gençliğinin kaygısızlığıyla ilerlemişti." -Tatar Çölü, Dino Buzzati
Dino Buzzati, The Lost Souls, 1969

Bir Delinin Anı Defteri & Palto & Burun – Nikolay Gogol

Gogol'ün en bilinen altı öyküsünün bir araya getirildiği bu eser, şahsımca bir başyapıt. Ama kişisel favorim, Burun öyküsü. Bu öykü, St. Petersburg'da yaşayan bir devlet memurunun günün birinde yüzünü terk eden burnunun öyküsüdür. Kahramanımızın burnu, kendine ait bir hayat yaşamak için sahibinin suratını terk etmiştir. Düşünün bir... Bir sabah uyanıyorsunuz ve aynaya bakıyorsunuz ve o da ne? Burnunuz yok! Nedense bu olaya dair tek bir trajik yan bile bulamıyorum. Bana sadece komik geliyor.

Hiç şüphesiz Gogol’ün müthiş dehası ve yazın yeteneği hakkında söylenebilecek çok şey var ama zaten Dostoyevski bizim için hepsini özetlemiş: "Hepimiz Gogol'ün paltosundan çıktık."

Ve Günler Yürümeye Başladı - Eduardo Galeano

Eduardo Galeano tarafında yazılan listedeki bu en uzun kitap; takvim formatında yazılmış olup 1 Ocak'tan başlayıp 31 Aralık'a kadar yılın her günü için, gerek çok eski tarihlerden gerek yakın geçmişe ait o gün yaşanmış önemli bir olaya yer vermektedir. Bu kitabı her gün, bir günün önemli olayını okuyarak ya da benim gibi bir oturuşta bütün bir yılı okuyarak bitirebilirsiniz.

Uruguaylı yazar, kitabının 6 Ocak tarihli kısmında bize tanıdığımız birinden bahsediyor:

Ocak 6 / Bekleyen Toprak

Türkiye 2009 yılında, daha önce vatandaşlıktan çıkarılmış olan Nazım Hikmet’i vatandaşlığa geri aldı ve hem en sevilen hem de en nefret edilen şairinin Türk olduğunu kabul etti.

O bu güzel haberi öğrenemedi: yarım yüzyıl önce ömrünün büyük kısmını geçirdiği sürgünde ölmüştü.

Toprağı onu bekliyordu, ama kitapları yasaktı ve kendisi de.

Sürgündeki dönmek istiyordu:

Giderayak işlerim var bitirilecek / Oldum yıldızlarla haşır neşir /ama sayısı bir tamam sayılamadı / Kuyudan çektim suyu /ama bardaklara konulamadı.

Asla dönmedi.

Beyaz Gemi – Cengiz Aytmatov

Beyaz Gemi, ailesi tarafından terk edilen ve akrabaları tarafından da bakılmak istenmeyen küçük bir çocuğun öyküsüdür. Tüm günlerin bir diğerinin aynı olduğu taşra hayatının sıkıcılığı dedenin anlattığı Boynuzlu Maral Ana efsanesiyle renklenir. Fakat insanların, tek hayali bir gün bir balığa dönüşüp beyaz gemiye yani babasına ulaşmak olan bu isimsiz küçük kahramanımızın renkli dünyasını kirletmesi çok sürmeyecektir.

Okurken sizleri; üzüntü, şefkat, acıma, korku, nefret gibi pek çok duyguyu yaşatması muhtemel olan bu kitabın sonlarına yaklaştığınızda gözünüzden birkaç damla yaş gelebileceği konusunda uyarmalıyım.

Başta Beyaz Gemi, Toprak Ana ve Gün Olur Asra Bedel olmak üzere ortaya koyduğu pek çok edebiyat eseriyle Cengiz Aytmatov, Kırgız edebiyatının en önemli isimlerinden biridir. 

Bir İdam Mahkûmunun Son Günü - Victor Hugo

Victor Hugo'nun bu kısa romanı, kendi idamını bekleyen bir adamın ağzından anlatılmaktadır. İşlediği suçtan ötürü idam cezasına çarptırılan mahkûm, hayatının son günlerini karanlık bir hapishane hücresinde kendi hayatını ve yaklaşmakta olan trajik sonunu düşünerek geçirir.

Hugo, gençliğinde pek çok kez giyotinle idama şahit olmuştur. Bu sebeple sanat ve siyaset hayatının büyük bir kısmını Fransa'da ölüm cezasına karşı çıkmaya adamıştır. Bu eserinde de ölüm cezasının insan bedeni ve psikolojisi üzerindeki etkilerini işlemiştir. Ona göre idam cezası hiçbir işe yaramaz, çünkü mahkûmu ıslah eden ve onu doğru olana yönlendiren bir araç değildir bu.

Kitabın akıcılığı, dilinin sadeliği ve ifadelerdeki içtenlik sebebiyle okuyucu da bütün deneyimleri mahkûmla birlikte yaşıyor, bir korkup bir umut ederek kendisine şu soruyu soruyor: Ölüm cezası suç oranlarını azaltmak için mi var yoksa birinin idamını izleyip bundan seyir zevki almayı uman halkı tatmin etmek için?

Öteki - Fyodor Dostoyevski

Dostoyevski'nin görece daha az popüler romanlarından biri olan Öteki, doppelgänger edebiyatının klasiklerinden biri olarak kabul edilir. Alman folklorunda yaşayan bir kişinin hayaleti anlamına gelen bu kelime bir çeşit görsel ikizi tanımlamak için kullanılır. Bir kişinin kendisinin birebir kopyası olan biri ile karşılaşması onun ölümünün yakınlığına işaret etmektedir. Bu tema, ölümle ilişkilendirilmesi yönüyle korku edebiyatının da sembollerinden biri haline gelmiştir.

Bu türün en iyi örneklerinden biri olan Öteki romanında olaylar, yoksulluk ve karşılıksız aşk sebebiyle delirmenin eşiğine gelmiş Golyadkin isimli bir karakterin etrafında şekillenir. Golyadkin'in büyük bir sorunu vardır. Günün birinde tıpatıp kendisi gibi görünen, tıpkı kendisi gibi giyinen üstelik işte ve sosyal hayatta kendisinden çok daha başarılı bir "öteki" ortaya çıkar. Böylesine gerçeküstü bir durumda kalsaydınız siz ne yapardınız?

Bu romanın alt metni hakkında pek çok görüş var ama genel kanı Dostoyevski'nin henüz modern bilimlerin olmadığı bir dönemde şizofreniyi keşfettiği yönünde. Kimi kaynaklar onun sıfırdan bir keşif yapmadığını ve yazdığı bu romanın Gogol'ün Burun öyküsünün bir kopyası olduğunu iddia ederken kimileri de onun bu eserini Gogol'e bir yanıt veya yenilik olarak görüyor. Fakat tüm bunlar Dostoyevski’nin sanatına ve karakter inşasındaki başarısına gölge düşürmüyor. Çünkü onun insan psikolojisini ne denli iyi anladığını başta Suç ve Ceza olmak üzere pek çok eserinden zaten biliyoruz.

Dostoyevski'nin aynı isimli eserinden uyarlanan 2014 yapımı The Double filminden bir görsel.

Korkuyu Beklerken - Oğuz Atay

Korkuyu Beklerken'de, Oğuz Atay'ın ağırlıklı olarak kişinin kendine ve topluma yabancılaşmasını işleyen sekiz öyküsü bir araya getirilmiştir. Topluma uyum sağlayamamak, hep "öteki" olmak, ne kadar çabalasan da bir türlü "onlar" gibi olamamaktır yazarın derdi. Bu kitaptaki tek bir öykü bile baştan savma değildir. Her birinin üzerinde uzun uzun düşünüldüğü ve hepsinin ayrı bir özenle yazılmış olduğu bellidir. Okur bunu iliklerine kadar hisseder. Hele bir de kitapta Beyaz Mantolu Adam'ın öyküsü anlatılır ki bana göre bu öykünün eşi benzeri yoktur. Bir de bu şarkıyla çok iyi gidiyor:

Son Kuşlar - Sait Faik Abasıyanık

Sanıyorum benim Sait Faik hayranlığım hiç bitmeyecek. Kendisi ile, üniversitedeyken Dülger Balığının Ölümü hikâyesinin incelemesini yaptığımız zamandan beri bir gönül bağım var.

Aslında Sait Faik'in hemen hemen bütün öykü kitapları bu listeye dahil edilebilir fakat içinde çok ama çok sevdiğim Haritada Bir Nokta hikâyesini barındırdığından mıdır nedir bilmiyorum Son Kuşlar'ın yeri bende ayrıdır.

Sait Faik bu eserinde; kendine has yapmacıksız üslubu, kıyısından köşesinden mutlaka denizi ve denizden gelen, insanın tenini okşayan o yumuşak esintiyi hissettirdiği kurgusu ile bazen hüzünlendiren bazen içimize ısıtan hikâyeler sunar bizlere.

“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada'nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.” ― Sait Faik Abasıyanık, Son Kuşlar